Kayıtlar

Affetsem Geçer Mi?

Her geçen gün yepyeni yaşam mottoları giriyor hayatımıza. Kendini sev, pozitif düşün, kötü düşünme, koşulsuz kabul et gibi bir çok söylemle karşı karşıyayız. Tüm bunlar zaten çok karışık ve zorken son zamanlarda yenisi eklendi. “Affet!” Başımıza gelen olayları ve hayatımızdaki kişileri affedersek o zaman iç huzuru bulabileceğimiz söyleniyor. Aslında düşününce kolay gibi. Affedeceksin ve hayatın boyunca peşinde koştuğun o huzura kavuşacaksın.   Affedemediğiniz o kişi sizin anneniz, babanız, eşiniz, çocuğunuz, kardeşiniz, arkadaşınız veya çevrenizden herhangi birisi olabilir. İsteyerek veya istemeyerek sizi üzmüş, haksızlık etmiş, aşağılamış, hak ettiğiniz değeri göstermemiş veya sizi öfkelendirmiş olabilir. Belki de o kişi şu an hayatınızda değil veya hala hayatınızda. Her şey olabilir. Hadi o kişiyi affedelim ve huzuru bulalım. Çok kolay! Sadece affedeceğiz. İyi ve yüce gönüllü insanlar her zaman affetmez mi? Eyvah! Yoksa biz kötü insanlar mıyız? Hayır kötü insanlar değiliz. Kötü d...

İçimizdeki Balon

Hepimiz bazen içimizde bir boşluk hissederiz. Yoğun geçen günün ardından yatağa uzandığımızda, sohbet esnasında, çalışırken hatta en eğlendiğimiz zamanlarda bile gelebilir bu boşluk hissi. Bazılarımız bu boşluğu görmezden gelir, bazılarımız boşluğu doldurmaya çalışır bazılarımız da boşluğun içinde kaybolur. Eminim ki herkes nasıl bir histen bahsettiğimi anlamıştır. O halde hadi biraz bu boşluk hissi hakkında konuşalım. Öncelikle bu hissi neden boşluk olarak tanımlıyoruz? Bana kalırsa sebebini bilmediğimiz şekilde içimizde belirip hüzünlü, neşeli, öfkeli veya herhangi bir duyguyu hissettiremediği için boşluk diyoruz. Bu boşluk, duygularımız ile ruhumuzun ilişkisini kesiyor. Nerden geldiğini, nasıl geldiğini ve nasıl gideceğini bilmediğimiz için de “boş” diyoruz. İnsanın olduğu yerde umut vardır. Bu yüzden boşluğun doldurabileceğini düşündüğümüz için de “boş-luk” olarak tanımlıyoruz. Peki nereden geldi de bu boşluk bizleri buldu? Kimse bu hissin ilk ne zaman geldiğini hatırlayamaz. Sanki...

Geçmiş Geçmiş Midir?

Geçenlerde dolaşırken şimdi müze olan bir mevlevihane çıktı karşımıza. Girdik öylesine. Orada Mevlana’nın bir sözüyle karşılaştım. “Ne geçmiş var, ne gelecek. Ne geçmişe bak üzül, ne de geleceğe bak tasalan. İçinde bulunduğun anı yaşa; çünkü o an varsın.” yazıyordu.    Çünkü o an varsın… İlk başta bakınca öylesine hoş bir söz gibi görünse de ne kadar zordu o anda var olmak. Sanki geçmiş ve gelecek kopmuş bir köprünün iki ayağı gibiydi. Zihinlerimiz sırayla bir geçmişe bir geleceğe zıplıyordu. Şimdiki zamana bir türlü sıra gelmiyordu. Hatta bazı zihinler yalnızca geçmişte dolaşıyordu.   Kişinin geçmiş zamanda yaşamasının birden fazla sebebi olabilir. Geçmişinde çok mutlu olan ancak şimdiki yaşamından memnun olmayan kişi zihnini geçmişe gönderebilir. Zihin kendini korumak için yapar bunu çoğu zaman. Ancak bu durum bir zaman sonra anda kalamayan kişi için günlük yaşama uyum problemleri ve devamında birçok psikolojik problemi ortaya çıkarabilir. Bir başka sebebi de geçmi...

Sohbet Eden misin, Sıra Bekleyen mi?

İletişim insanın fiziksel ve ruhsal olarak ihtiyaçlarını gidermesi için çok önemli bir araçtır. Birçok iletişim çeşidi olmasına rağmen en çok kullanılan iletişim türü sözlü iletişimdir. Peki her sözlü iletişim sohbet midir?  Sohbet için   iletişim  elbette  gereklidir ancak yeterli değildir. Sohbet, iletişim içinde bulunan herkesin o anda olmasını, karşılıklı rıza ve saygı çerçevesinde konuşmayı ve en önemlisi etkili dinlemeyi gerektirir. Dikkat ettiyseniz yalnızca dinleme demedim “etkili dinleme” dedim. Etkili dinlemek bir beceridir ve kullanılmadıkça, geliştirmedikçe bu beceriyi yitiririz. Etkili dinlemek için sohbette kalmalı ve karşımızdaki kişiyi tüm dikkatle yargılamadan, göz teması  kurarak dinlemeliyiz. Çoğu kişi muhabbet esnasında konuşanı dinlemez kendi konuşma sırasını bekler. Bazen de sırasını bile bekleyemez ve karşısındakinin sözünü keser. Sohbet de herkesin anlatmak istediği ancak kimsenin dinlemediği bir kaos ortamına dönüşür. “Sohbet vardır, kes...

Sınırsız İnsanlar

“Sınırlar olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu?” diye bir soru belirdi aklımda. Sınırsız bir dünya düşündüm. Ülkelerin sınırları yok, kaynaklar sonsuz, istediğimiz her şeye ulaşabiliyoruz. İlk başlarda bu fikir güzel gelse de aşılan sınırların uzun vadede dünyaya zarar verebileceğini ve felaketlere yol açabileceğini fark ettim. Sonra zihnimde bir şimşek belirdi. Ben sınırsız dünyayı hayal ederken çevremde zaten bir sürü sınırsız insan vardı. Evet evet sınırsız insanlar vardı ve ben bunu yazmalıydım.   Şimdi sizden kafanızda kişisel sınırları olan bir insan canlandırmanızı isteyeceğim. Bu canlandırdığınız insan nasıl birisi? Soğuk, memnuniyetsiz, bencil ve hoşgörüsüz mü? Sınır kelimesi işin içine girince hemen hemen herkes böyle düşünür. Böyle düşünmemizin sebebi de bizlere öğretilenler. En basitinden örnek verecek olursak dizilerde iyi karakterler her zaman kimseye hayır diyemeyen, kendinden ödün veren insanlardır. Kötü karakterler ise kendi ihtiyaçlarını ön plana koyan...

Nesilden Nesile Miras: Travma

Yazıma başlarken “eskiden” insanlar topraklar için savaşırmış diye başlamayı yürekten isterdim ancak maalesef günümüzde de insanlar topraklar için savaşıyor. Savaşlar yüzünden aileler parçalanıyor, hayatlar yarım kalıyor, yüreklere tarifsiz acılar yerleşiyor. Üstelik bu acılar yalnız savaş döneminde yaşayanları etkilemiyor. Savaşın bireyde oluşturduğu travmalar kuşaklararası aktarılıyor. Önce travmadan başlayalım. Herkes hayatında en az bir kere travma kelimesini duymuştur. Basitçe tanımlamak gerekirse travma; fiziksel veya ruhsal olarak yaralanmadır. Ruhsal travma kişinin ani bir olaya maruz kaldıktan sonra ruhunda oluşan yaralardır. Trafik kazası, savaş, ani ölüm, cinsel istismar, doğal afet, şiddet travmaya sebep olan olaylara örnek gösterilebilir. Aynı olaya maruz kalan kişilerin travmaları farklıdır. Bireyin geçmiş yaşantısı, psikolojik dayanıklılığı ve olayları yorumlama tarzı travmanın seyrini değiştirebilir. Mesela aynı arabada giderken trafik kazası geçiren ikiz kardeşlerin ...

Zehirli Teselliler

 Yaşam, içinde birçok kavram barındıran doğumdan ölüme kadar uzanan bir süreçtir. Kazançlar, mutluluklar, doğumlar, kavgalar, barışmalar, hastalıklar ve daha birçoğu hayat denen süreçte karşımıza çıkar. Bazen de dayanamayacağımızı sandığımız kayıplar yaşarız. Hayat işte. Kayıp ve kayıptan sonra oluşan yas yaşamın bir parçasıdır. Benim için yas, hayatın devamlılığı açısından çok kıymetli bir süreçtir. Kayıp yaşadıktan sonra insanın ruhunda bir boşluk oluşur. Bu boşluğun yerini doldurmaya çalışsak da asla eskisi gibi olmaz. Yas da bu boşlukla yaşamayı öğrenme sürecidir. Bu süreç çoğu zaman görmezden gelinir. Sanki yas tutmak, üzgün olmak ayıp bir şeymiş gibi toplum tarafından hemen sonlandırılması beklenir. Bu noktada en çok karşılaştığımız şey ise teselli cümleleridir. Peki bizler teselli etmek hakkında ne kadar şey biliyoruz? Teselli etmek masum ve iyi niyetli bir eylem gibi görünse de bazen yas sürecini daha da kötü bir hale sokabilir. Yas tutan insana kendini daha da kötü his...