Kayıtlar

Geçmiş Geçmiş Midir?

Geçenlerde dolaşırken şimdi müze olan bir mevlevihane çıktı karşımıza. Girdik öylesine. Orada Mevlana’nın bir sözüyle karşılaştım. “Ne geçmiş var, ne gelecek. Ne geçmişe bak üzül, ne de geleceğe bak tasalan. İçinde bulunduğun anı yaşa; çünkü o an varsın.” yazıyordu.    Çünkü o an varsın… İlk başta bakınca öylesine hoş bir söz gibi görünse de ne kadar zordu o anda var olmak. Sanki geçmiş ve gelecek kopmuş bir köprünün iki ayağı gibiydi. Zihinlerimiz sırayla bir geçmişe bir geleceğe zıplıyordu. Şimdiki zamana bir türlü sıra gelmiyordu. Hatta bazı zihinler yalnızca geçmişte dolaşıyordu.   Kişinin geçmiş zamanda yaşamasının birden fazla sebebi olabilir. Geçmişinde çok mutlu olan ancak şimdiki yaşamından memnun olmayan kişi zihnini geçmişe gönderebilir. Zihin kendini korumak için yapar bunu çoğu zaman. Ancak bu durum bir zaman sonra anda kalamayan kişi için günlük yaşama uyum problemleri ve devamında birçok psikolojik problemi ortaya çıkarabilir. Bir başka sebebi de geçmi...

Sohbet Eden misin, Sıra Bekleyen mi?

İletişim insanın fiziksel ve ruhsal olarak ihtiyaçlarını gidermesi için çok önemli bir araçtır. Birçok iletişim çeşidi olmasına rağmen en çok kullanılan iletişim türü sözlü iletişimdir. Peki her sözlü iletişim sohbet midir?  Sohbet için   iletişim  elbette  gereklidir ancak yeterli değildir. Sohbet, iletişim içinde bulunan herkesin o anda olmasını, karşılıklı rıza ve saygı çerçevesinde konuşmayı ve en önemlisi etkili dinlemeyi gerektirir. Dikkat ettiyseniz yalnızca dinleme demedim “etkili dinleme” dedim. Etkili dinlemek bir beceridir ve kullanılmadıkça, geliştirmedikçe bu beceriyi yitiririz. Etkili dinlemek için sohbette kalmalı ve karşımızdaki kişiyi tüm dikkatle yargılamadan, göz teması  kurarak dinlemeliyiz. Çoğu kişi muhabbet esnasında konuşanı dinlemez kendi konuşma sırasını bekler. Bazen de sırasını bile bekleyemez ve karşısındakinin sözünü keser. Sohbet de herkesin anlatmak istediği ancak kimsenin dinlemediği bir kaos ortamına dönüşür. “Sohbet vardır, kes...

Sınırsız İnsanlar

“Sınırlar olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu?” diye bir soru belirdi aklımda. Sınırsız bir dünya düşündüm. Ülkelerin sınırları yok, kaynaklar sonsuz, istediğimiz her şeye ulaşabiliyoruz. İlk başlarda bu fikir güzel gelse de aşılan sınırların uzun vadede dünyaya zarar verebileceğini ve felaketlere yol açabileceğini fark ettim. Sonra zihnimde bir şimşek belirdi. Ben sınırsız dünyayı hayal ederken çevremde zaten bir sürü sınırsız insan vardı. Evet evet sınırsız insanlar vardı ve ben bunu yazmalıydım.   Şimdi sizden kafanızda kişisel sınırları olan bir insan canlandırmanızı isteyeceğim. Bu canlandırdığınız insan nasıl birisi? Soğuk, memnuniyetsiz, bencil ve hoşgörüsüz mü? Sınır kelimesi işin içine girince hemen hemen herkes böyle düşünür. Böyle düşünmemizin sebebi de bizlere öğretilenler. En basitinden örnek verecek olursak dizilerde iyi karakterler her zaman kimseye hayır diyemeyen, kendinden ödün veren insanlardır. Kötü karakterler ise kendi ihtiyaçlarını ön plana koyan...

Nesilden Nesile Miras: Travma

Yazıma başlarken “eskiden” insanlar topraklar için savaşırmış diye başlamayı yürekten isterdim ancak maalesef günümüzde de insanlar topraklar için savaşıyor. Savaşlar yüzünden aileler parçalanıyor, hayatlar yarım kalıyor, yüreklere tarifsiz acılar yerleşiyor. Üstelik bu acılar yalnız savaş döneminde yaşayanları etkilemiyor. Savaşın bireyde oluşturduğu travmalar kuşaklararası aktarılıyor. Önce travmadan başlayalım. Herkes hayatında en az bir kere travma kelimesini duymuştur. Basitçe tanımlamak gerekirse travma; fiziksel veya ruhsal olarak yaralanmadır. Ruhsal travma kişinin ani bir olaya maruz kaldıktan sonra ruhunda oluşan yaralardır. Trafik kazası, savaş, ani ölüm, cinsel istismar, doğal afet, şiddet travmaya sebep olan olaylara örnek gösterilebilir. Aynı olaya maruz kalan kişilerin travmaları farklıdır. Bireyin geçmiş yaşantısı, psikolojik dayanıklılığı ve olayları yorumlama tarzı travmanın seyrini değiştirebilir. Mesela aynı arabada giderken trafik kazası geçiren ikiz kardeşlerin ...

Zehirli Teselliler

 Yaşam, içinde birçok kavram barındıran doğumdan ölüme kadar uzanan bir süreçtir. Kazançlar, mutluluklar, doğumlar, kavgalar, barışmalar, hastalıklar ve daha birçoğu hayat denen süreçte karşımıza çıkar. Bazen de dayanamayacağımızı sandığımız kayıplar yaşarız. Hayat işte. Kayıp ve kayıptan sonra oluşan yas yaşamın bir parçasıdır. Benim için yas, hayatın devamlılığı açısından çok kıymetli bir süreçtir. Kayıp yaşadıktan sonra insanın ruhunda bir boşluk oluşur. Bu boşluğun yerini doldurmaya çalışsak da asla eskisi gibi olmaz. Yas da bu boşlukla yaşamayı öğrenme sürecidir. Bu süreç çoğu zaman görmezden gelinir. Sanki yas tutmak, üzgün olmak ayıp bir şeymiş gibi toplum tarafından hemen sonlandırılması beklenir. Bu noktada en çok karşılaştığımız şey ise teselli cümleleridir. Peki bizler teselli etmek hakkında ne kadar şey biliyoruz? Teselli etmek masum ve iyi niyetli bir eylem gibi görünse de bazen yas sürecini daha da kötü bir hale sokabilir. Yas tutan insana kendini daha da kötü his...

Unutulan Benlikler

İçinde bulunduğumuz kazanmaya ve tüketmeye odaklı toplumda hayatı bir yarış olarak görüyoruz. Sınav notlarından tutun sosyal medyada paylaşılan fotoğrafa kadar her şeyimiz yarış halinde. Bu yarışa kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki bir şeyi unutuyoruz. Hatta bu şeyi unuttuğumuzun bile farkında değiliz. Benliğimizi. Bu yarış dünyasında benliklerimiz geri planda kaldı. Hal böyle olunca kişilik özelliklerimiz, duygularımız, fiziksel özelliklerimiz, ilgi alanlarımız yani bizi biz yapan şeyler önemini yitirdi. Önemli olan sadece yarışı kazanmak oldu. Şimdi bir psikolojik danışman adayı olarak tabii ki çocukluğunuza dönmenizi isteyeceğim. Çocukluğunuzda size neleri kazanmanız şart koşuldu? Yarışlardan nasibinizi ne kadar aldınız? Komşunun çocuğunun veya kardeşinizin dersleri sizden daha iyi diye kendinizi yetersiz hissettiniz mi? Hemen hemen herkesin kıyaslara maruz kaldığını düşünüyorum. Komşunun çocuğunun sizden daha iyi yemek yediği, kardeşinizin derslerinin sizden daha iyi olduğu veya o...

Duygu Matruşkası

 Çoğu zaman hayatın koşuşturmasına kapılıp kendimizle iletişimi kesiyoruz. Ne hissettiğimizi, duygularımızı, duygu değişimlerimizi fark edemiyoruz veya görmezden geliyoruz. Es geçtiğimiz bu duyguların yok olup gideceğini düşünüyoruz ancak yanılıyoruz. Efsaneler ölmez yalnızca şekil değiştirir lafını duygular için de söyleyebiliriz. O halde söyleyelim: Duygular ölmez yalnızca şekil değiştirir! İnsana verilen en büyük hediyelerden birinin de duyguların değişkenliği olduğunu düşünüyorum. Çok önceden yaşadığınız, sizi gerçekten derinden etkileyen bir olayı hatırlayın. Olay gerçekleştiğinde nasıl hissetmiştiniz, bedeniniz nasıl tepki vermişti o anki duygularınızı düşünün. O zamanki duygularınızla şimdiki duygularınız aynı mı? Hala aynı şeyleri mi hissediyorsunuz? Hiç sanmıyorum. Belki de öfkeniz nefret, acınız kırgınlık, mutluluğunuz huzur veya yasınız minnet olarak zamanla değişmiş bambaşka hissetmenize sebep olmuş olabilir. Bu değişimler yaşama devam etmemize yardımcı olan görünmez ka...